29 Nisan 2016 Cuma

FOTOĞRAF DİLİ

Akdeniz'i karşıya almak...Bugün öylesine sicaktiki hava aklıma iki yıl öncesi geldi. Hafızalara kazınmış anılar vardır ya;kişilerle özdeşleşen... 2014 yılında gerçekten mutlu olduğum bir anda mutlu olduğum bir kişiyle bu fotoğrafı çekmiştim. Bilmem hiç Kıbrıs'a yolunuz düştü mü? Özellikle de Girne'ye. Tatil yeri olarak adlandırılsa da benim için tarih yeri idi. Tarihin tanımını yapmaya gerek yoktur bu şehirde. Tarih bu şehirdir çünkü.Bu kaleyi birçok kez gormustum fakat bu fotoğrafı elimdeki son çekilen fotoğrafı. O zamanki hislerimi anımsıyorum. Yalnızlığın dilini konuşan ve bir taş yığınindan çok daha fazlası olan bu kalenin hikayesini merak etmiştim. Birçok insan goren bu kale bircok kez derdini insanlardan çok belki de mavinin en güzel tonunu barindiran Akdeniz'e dökmüştür. Ben de öyle yapmıştım. O gün karşı tarafa bakıp, suları asip Türkiyede olduğumu düşünmüştüm. Hani derler ya elini uzatsan tutabileceğini düşünürsün fakat bilirsin tutabileceğinden çok daha uzaktadır. Ada psikolojisi farklidir. Güzel anılar biriktirdim,orada. Lefkoşa' da okuyan ben Lefkosa'nin soğuk yüzüne inat Girne'nin güler yüzünü tercih ettim. İnsanoğlu işte...Ozaman Turkiye'nin olduğu tarafa dönük iken yüzüm şimdi ara sıra Kuzey Kibris'a yoneliyor. Sanırım tatil zamanı yaklaşıyor eğer tatil yapacaksanız özlediginizi itiraf ettiğiniz bir yer neden olmasın!!!!Fotoğrafların dili... Çogu zaman beklediğimizden daha fazla şey söyler.
Önemli olan duymak değil mi? 

27 Nisan 2016 Çarşamba

AKŞAM TATLISI

Mutluluğun tatlılarla bir ilgisi olmalı...Aslında KPSS, yüksek lisans derken hayatim dolu dolu diyebilir miyim? Sanmam. Fakat stresi alacak bir dolu şey fark ettim hayatımda. Kitap okumak çocukluğumdan bana yadigar, film arşivimim sanırım lise, peki tatlı tutkunluğu? Belki bir belki iki yıldır... İyi bir mutfak uzmanı miyim emin değilim lakin sevdiğim her şeyde uzman olabilmek için elimden geleni yaparım. Bugün paylaşmak istedim herkesle mutluluğumu. Bu yüzden de mutfaktaydım. Bir yanda güzel bahar havasının esintileri bana gülümserken bir alt fonda Can Atilla... Sözsüz müzik...Bu kadar kelime yorgunuyken müziklerin duyguların kelimeleri bizde kalsın değil mi...Bizi mutlu eden zamanları ne kadar yoğun olursak olalım oluşturalım ve hayatımızdaki güzellikleri paylaşalım. Profiterolumu evdekilerle nasıl paylaşacağım bir bilinmezlik olsa:) akşamlarımız güzel geçsin akşamlarımız ev sıcaklığının en güzel haliyle geçsin. Sığınağımız olan evlerimiz...Onları güzelleştirmek bizim elimizde...

25 Nisan 2016 Pazartesi

RÜYA KUTUSU


      Uyanmak istemediğiniz rüyalarınız var mı? Anlamsızca sürmesi için dualar ettiğiniz aslında bir parçanızın gerçek olmadığını bildiğiniz rüyalarınız...Yapılan araştırmalara göre rüyalarımız bir dakikayı bile bulmazken saatlerce hatta günlerce aynı rüyanın etkisinde nasıl kalabiliyorduk? Belki hüzünlerimizden belki de hislerimizin gerçekleşeceğinden duyduğumuz korkularımızdan... Mutluluklar diyemiyorum. Mutlulukların rüyası görülmez yaşanır. Bilmiyorum. Benim rüyalarım genellikle duyduğum özlemlerimin sonucu sanki. Zamanın üzerine bir örtü serdiğini düşündüğüm ve sanki o örtünün açılmayacağını bilerek tam tersi çıkan rüyalarım... Özlemlerimin bende önemi büyük, eminim. Fakat şimdi farklı. Bir manzara bir duygu ve bir şehir... Bir şarkıyı rüyanızda gerçekleştirdiniz mi veyahut bir kahraman olduğunuzu gördünüz mü? Rüyalarımız özeldir. Bu yüzden görülmeyen rüya kutularımız vardır. Vazgeçemediğimiz ve kimselere göstermediğimiz kutularımız zamanı geldiğinde bize kendilerini hatırlatmaz mı!!! Evet böyle bir gündeydim.
Sanki bir film sahnesinde alt fonda sevdiğim bir şarkı ile yürürken hatırlatmadı kendini rüya kutum. Rüya kutum yaz mevsimini vurgulayan bir parkta kendimi dinlerken hatırlattı kendisini. 25 yaşıma girmeme fazla bir zaman kalmadı.
   
     Ben bir yaz çocuğuyum. Sıcak günlerde şikayet etmemem gerektiğini söyleyenlere "lütfen" diyorum. Yazı sevmek şikayet etmeyeceğim anlamına neden gelsin. Fakat evet sıcak bir yaz gününde doğdum ben. Her rüyamda yazı hatırlatan bir çiçek mutlaka yer alır. Bugün uzun bir yürüyüşün sonunda parkta kendimi bulduğumda ne yapmak istediğimi düşünüp durdum. Hayat belirli sınavlara hazırlanmakla geçerken kaçırdıklarımı düşündüm. Elimin neden zorunluluklarıma gitmediğimi düşündüm. Yüksek lisans için haftalardır masamda bana bakan kağıtlara selam veremiyorum. Mayıs ayındaki o popüler sınavın stresi sarmışken rüyalarımın aklıma gelmesi. Bazı rüyalarımı unutmam. Hafızamın kuvvetli olduğunu söylerler. Ezber yapmaktan nefret eden zihnim; görmek, duymak ve yaşayarak öğrenmek ister. Bundan mıdır bilmem kolay unutmam... Çoğu zaman yorsa da. Bugün geçenlerde gördüğüm bir rüya gözümün önünde canlanıp durdu. Tüm lisans boyunca yürüdüğüm yılan misali kıvrım kıvrım uzayan yolumda yürürken otobüs durağını gördüğümde nasıl hızlıca koştuğumu gördüm. Gidişlerim ve gelişlerim sıradandı. Aradan bunca zaman geçmişken o duyguyu şimdi anlamak... Demek ki anılarımı önemseme yaşıma gelmişim. Elimde bilgisayar çantamla koşmanın zorluğu hatırlamak son beş dakikanın içinde kaç saniyenin yer aldığını düşünmek. Güneşin batışını görmek, öğle sıcağının yakıcılığını ruhunda hissetmek. Özledim. Belki de ilerleyen yılların getirdiği sorumlulukların altında eziliyorumdur. Kendime itirafımı bugün yapmışımdır. Kim bilir....

20 Nisan 2016 Çarşamba

SORULARIN CEVAPSIZLIĞI

Dönülmek istenen yıllar...Bazen pişmanlık zamana karşı bir kırgınlık değildir. Bir düş kırıklığı... Düşler kırılabilir mi? Mutlu olduğumuz anı dondurmalıyız. O anda kalabilmek için dualar etmeliyiz. Fotoğraf fobim ne zaman başladı bilmiyorum. Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda anlamsız bir ifade sanki lütfen flaşa basılsın ve çekileyim ifadesi. Şimdi ise biraz daha farklı. İnsanlar sahiden de değişebilirmiş. Büyüdükçe her anı dondurmalıyım diyorum. Her duygu sonrası yazmalı ve her mutluluğu fotoğraflamalıyım. Neden mi? Bilmiyorum. Bu soruyu aslında iki yıl önce sormuştum ilk kez. Cevabını almak için iki yıl boyunca defalarca sordum. Cevabını tam olarak hala veremedim kendime. Lakin anlıyorum. Zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum. Zihin bir süre sonra aldatıcı olabiliyor. Onlarda yaşayanların birer parçası olarak yaşanan her olaydan etkilenenler olarak kapılarını kilitleyebiliyor. Unutmak laneti altında kocaman bir enkaz bırakabiliyor. Bu enkaz anılar enkazı olabiliyor. Mutlu veyahut mutsuz anılar enkazı. Bu yüzden ne olursa olsun kapıların kilidini açmak için anahtarlara duyulan ihtiyaç günden güne artıyor. Geçenlerde bir fotoğraf anımsattı bu filmi. Bilmem izlediniz mi "Dear John" filmini? Üniversite birinci sınıfta ilk kez izlediğimde yorumum yorumsuzluktu. Sakince ev arkadaşlarımın film hakkındaki konuşmalarını dinlemiştim. Neden konuşmalara katılmamıştım hatırlamıyorum. Düşüncelerimi neden kendime saklamıştım? Klişe romantizm tadında bir film gibi gözüken bu filmin aslında derin cümleleri olduğunu neden ifade etmemiştim. Uçakta düşündüğümü hatırlıyorum. Biri senden umutla haber beklerken sen umutsuzca bir karar vermek zorunda kalsan ne yapardın? Şartlar her hayatta farklı olabilir. Her insan hayatı bir dünyadır. Yani bir değil binlerce dünya vardır evet. Benim dünyamın sorusunu yani kendi sorumu o zaman yine kendim cevaplamıştım. Altı yıl sonra... Kendi yaşımın dörtte biri süresi kadar bir sürede. Demek ki yaşam da kararların ağırlığı altında ezilirken öğrendiklerimi şu an uygulamaya koyuyorum. Cesaretimi sakladım ki, zor olanı yapmak için. İnsanlar zor olanın kolayı seçmek olduğunu düşünmez. Nasıl bir vicdan yükünün altında ezilmeyi göze aldıklarını fark etmemek için sanırım. Büyüyorum. Düşüncelerimin noktaları ben büyüdükçe anlaşılıyor. Büyümenin en zor fakat en güzel yanı da bu. Hangi kararı vermiş olursanız olun; zor yada kolayı. Eğer "neden" sorusunu sevdiğiniz, önemsediğiniz insanlar sormuyorsa zaten yalnızsınız demektir. Bu yüzden o yüzden o insanları hayatınızdan çıkarmakta tereddüt etmeyin. Açıklama istemek ve o açıklamayı yapmakla gerçek büyük olunmuş mudur sahiden? Soruların cevapları üzerine sayfalarca yazılabilir biliyorum. Ancak cevaplanamayan sorular yaşamdaki renkler oluyor çoğu zaman.

Film arşivimi gözden geçirmeliyim. Geçirirken de düşüncelerimi toparlayıp kararlar almalıyım. Neden bilmiyorum ama yaz mevsiminin durağanlığına alışamadım ömrümce. Bekleyişlerin yorgunluğundan belki. Yaz gelmeden hayatımda yoluna koymak istediklerimi koymak isterken belki bu yazımı okuyanlarda filmin güzel müziklerinden birini dinlemek ister. İnsana dinginlik veren düşüncelerine bir süreliğine de olsa nefes aldıran. Ana karakterin sesini seviyorum. "Little House"... Dünyalarımızın küçüklüğü büyüklüğü fark etmez mutluysak eğer ve gerçekten olmak istediğimiz insanlarla olmak istediğimiz yerdeysek eğer tıpkı sözlerde yer aldığı gibi gitmeyelim...Olmaz mı?

16 Nisan 2016 Cumartesi

KELİMELERİN GÜCÜ

Hiç akan bir trafikte yolun ortasında durduğunuzu ve bir adım dahi atamayan vücudunuzu hareket etmesi gerektiğine inandırmaya çalıştınız mı? Sağınızdan solunuzdan geçen onca arabaya onca karmaşaya onca yalnızlığa rağmen kendi yalnızlığınızı duymaya çalışmanın yükü altında ezildiniz mi? Bazen hareket etmek için ne beklediğini düşünür insan... Tek bir adım kalmıştır fakat mecali yoktur. Böyle zamanlarda imdada bir kitap bir müzik ve yüzlerde bir tebessüm yetişir. İşte tüm gün aklımda kendisine yer edinen, okumak istediğim tek kitap beni kendisine çağırdı, ilk kez onu elime aldığım zamanki gibi. Çok uzun zaman önce değil... İki yıl öncesine uzanan bir kitap yolculuğu. İngilizceme uygun kitaplar ararken rafta ellerim Jane Eyre yazısında duraksamıştı. Orijinal halini okumak bir cesaretti sanki. Anlayamamaktan korkmadan almıştım. İlk kez okuduğumda şaşırmıştım. Beklentisizce aldığım bir kitap beni nasıl bu kadar etkileyebilmişti? Sonra bir kez ve bir kez daha okudum. Farklı zaman dilimlerinde. Kendimi çaresiz, dile getirmek istediklerimi dile getiremediğim zamanlarda kimi zaman da sadece okumak için elime alırken buldum bu kitabı. Sebepsizce aldığım gibi sebepsizce okuma hissiyatı... Charlotte Bronte'un karmakarışık hislerinin kitap üzerinde kelimelerle gezinirken dile geldiğini anlayabiliyor insan. Erkeklerin dünyasında yer edinebilmek için bir erkek adı kullanarak yazılar yayınlamak. Yazarlarla karakterleri özdeşleştirme alışkanlığım çocukluktan bana yadigar. Jane Eyre'in mücadele tutkusu yazarın takdir edilmesi gereken cesaretlerinin vücut bulmuş hali. Jane Eyre acısıyla, düşünceleriyle kendisine olan saygısı ile sanki her an benim karşımda.  Kitapta yer alan sadece bir cümle; sessizlik sinirleri sakinleştirir. Bu cümle ile tamamen bir zıt düşünce beni çekiyor. kendisine. Benim cesaretim de budur kim bilir. Kelimeler acıtsa da; sessizliktense kelimeleri sessizliğe tercih ederim. Arada tavsiye ederim. Bir yol kenarında kalabalıkları izlemenizi.... Sıklıkla yaptığım bir durum değil ama iyi geliyor. Düşünmeye, durgunluğunuzun sebebini anlamaya. Ciddi bir araştırmanın ilk sözlerini yazmam gerek. Haftalardır erteliyorum. Kısır bir döngü gibi. Bugün de elime bilgisayarımı bu yüzden almıştım aslında. Yazıma başlayamadan arka fondaki müzik değişiyor ve ben hangi kelimeyle başlayacağımı unutuyorum. Öğrencilikten kalan bir alışkanlıkla belki de müzik listemdekileri dinleyip yarına erteleyeceğim zorunluluklarımı. Gece gündüze karışırken belki dinlemek isterseniz... Kelimelerinize dokunan bir müzik....

12 Nisan 2016 Salı

Yola Çıkamamak Hakkında

Defalarca yinelediğin bir hareketin sonucunu az çok tahmin edersin. Koşmak istediğinde ardına bile bile bakmadan koşmak için kaç cesaret biriktirdiğini, sana bakan onca yüze karşın pes etmemeyi nasıl öğrendiğini yalnızca kendisinin bildiğini düşünür insan. Oysa insan en baştan yapmıştır bu hatayı. Emeklerinin görülmediğini bir aferinin çok görüldüğü kanısını içine yerleştirerek. Yanlış olan aslında görmek istemeyenlerin olduğunu kabul etmek istemeyişimizdir. Bizi bizden fazla tanıyanların gözleriyle dahi yanımızda olduğunu hissedememektir. Hafife almaktır mimikleri, hisleri. Rüyalara inananlardan mısınız bilmem... Fakat inanıyorum ki birçok rüya sanki birçok başlangıcı belirtmek için bizleri uyarmakta. Hayatımız hakkında, hayallerimiz hakkında yaptıklarımız ve yapamadıklarımız hakkında. Aslında yaşayamadıklarımız hakkında. Seyyah olamamak hakkında. Bir yolculuğa başlayamamak hakkında. Bir yolcuğun zorluğunu kaldıramamak hakkında. Oysa her gün irili ufaklı birçok yolculukta kendimize yer ediniriz. Bazen bir otobüs camında gördüğümüz yiten hayallerimize el sallarken bazen de bir arabanın direksiyonunda adını yolun hemen kenarında gördüğümüz bir tabeladan öğrendiğimiz bir şehirden geçerken evet yolcuyum deriz. Oysa yolculuklar bu durumlarla sınırlı değildir. Her gün uykusuz kalırken geceleri en yakın arkadaşımız birkaç hüzün olurken yolculuğumuzu sürdürürüz. Hayat elbette ki bir yolculuk. Gidenler ve kalanlar arasında geçen zamanın yolculuğu. Değişenler ve değişemeyip büyük bir hüzün bulutunu kendisine arkadaş kabul edenlerin yolculuğu. Ya sizin yolcuğunuz? Bugün defalarca karar verdim. Ve kararımı kara bir tahtadan siler gibi yeniden sildim. Bahanem bir nisan yağmuruydu... Oysa gerçek bahanem yola çıkamamaktı...Telefondaki sese anlatmak yerine nasılsa anlamaz diyerek kapattım. Pişman mıydım? Kendime kızacak kadar...

7 Nisan 2016 Perşembe

ANLAMSIZ BİR MUTLULUK

Birine bir defter hediye etmek yeni bir dünya sunmak gibidir...O dünyada yazmak istediklerin ve yalnızca sen varsındır. Bugün kandilin güzelliğiyle uyanmak belki de ilerleyen saatlerinde habercisiydi, bilmiyordum. Fakat bu güzel hediyeleri görünce anladım ki zaman denilen olgu güzel yüzünü göstermekte bana. Küçük mutlulukların nasıl büyüklerin habercisi olduğunu dile getirmekte. Şimdi bir kitap elime almalıyım. Açık bir pencere kenarında elimde varlığını ispatlayan hafif esen bir rüzgarın soğukluğu ile sayfaları çevirmeliyim. İçine çekildiğim kitapların dünyasından onlar beni bırakmadıkca ayrilmamaliyim. Ve bu guzel hediyeleri anılar sandığına değil hayat yolculuğunda yanıma yoldaş olarak almalıyım....

6 Nisan 2016 Çarşamba

GÜN YORUMLAMASI

Anlamsız mutluluklarla ruhunuz dolduğunda korkanlardan mısınız? Hemen sonrasında hakkınız yokmuşçasına düşündüğünüz hüzünlerin gelmesi mi korkularınızın sebebi... Uzun zamandır düşünüyorum. Uzun zamandır hayatımda beni mutlu eden yada hüzünlendiren olaylarla hayatı anlamlandırmaya çalışıyorum. Belki bir anda değil ama öğrendiklerimle yavaş yavaş büyüyorum. Eskisi gibi olmayan hafızama kızmıyorum. Anılarımı birer birer özenle sakladığım sandığımı ara sıra açmıyorum. Aslında sıklıkla açıyorum. Sonrasında fark ediyorum ki, unutmaktan korktuğum için açıyorum anı sandığımı. Unutmak en zoru. Bu yüzden fotoğraflar çekmeye başladım. Gülüyorum bu halime. Fotoğrafları sevmedim, sevememiştim bir türlü. İnsan hafızası en iyi fotoğraf makinesidir bu yüzden bir alete sığınmaya ne gerek vardır diyordum. Yanılmışım diyemem. Sadece artık unutmak eyleminin bana bu kadar sıklıkla uğrayacağını hissetmemiştim şimdiye kadar. Fotoğraflarla alıp veremediğim yok. Hatırlayamadığım bir anda böyle demiştim, arkadaşıma. Olmayan zoraki gülümsemeler bana göre değil yalnızca. Her fotoğrafta asık suratlı olmamın sebebi kim bilir belki de bu sebeptendi.

Nisan tüm güzelliğiyle bugün kendini hissettirirken yazıyordum bu satırları. Adımlarım kaldırımda izini bırakırken başımı havaya kaldırdığımda fark ettim, mutluluk aslında bir çeşit alışkanlık. Eğer bu alışkanlık küçük yaşlardan itibaren edinilmediyse zor... Çok zor... Yazı anımsatan bu hava tüm gün verdiği inanılmaz bir yaşama sevinci ile bu durumu dile getirip durdu. Mutlu olmak için nedene ihtiyaç yok, ne kadar zor olursa olsun çevrene bak. Haklıydı. Defalarca geçerek ezberlediğim sokaklarda; farkına varamadıklarımı görebilme imkanını bana hatırlatan nisan ayının tüm güzelliğini görebilmenin neşesiyle yürüdüm. Kulağımda bir piyano sesi ve kelimeleri baştan sonra insanın kendisinin yazabileceği bir müzik. Baştan sona yazıp sildim. Tekrar yazdım, kaç silme kaç yazma sonucunda ulaşmam gereken yere vardım bilmiyorum. Sonrasında içimdeki sese kulak verip zorunluluklarımdan vazgeçip ilerledim. Kendimi bulduğum ağaçların gölgelediği ufacık bir dünya idi. Pek bilinmeyen, bilenlerinse alışkanlık oldu bizimkisi artık dedikleri küçük bir kahve dükkanı. En kuytu köşe yerine en aydınlık yeri seçtim, bu kez. Gelip geçen insanların hayat karmaşasına kulak verdim. Tüm yorgunluklarımıza gülümsemeyi denedim. İyi geldi. Gülümsemek geçirmeyebilirdi yorgunluklarımızı lakin kısa süreliğine serdiği o örtü az da olsa iyi gelmişti.

4 Nisan 2016 Pazartesi

NEFES DURAKLARI


Nefes aldığın yer mutlu olacağın yerdir. Aklımda nereden kaldığı belli olmayan sözler yumağı. Fakat şimdi anliyorum. Nefes almak sadece soluklanmak değil. Nefes almak huzuru dinlemek,mutluluğu anlamak,nefes almak...Benim için yeniden başlama cesareti bulmakmis. Büyüdükçe anlıyor insan. Büyüdükçe küçülen hayal dünyamız da nefes anlamadığımız için mutsuzlastikca anlıyor... Uç noktalarda dinleniyorum bu ara. Devamını bilmediğim zamanlara saklıyorum hayallerimi. Nefes alacağım yeri  bekliyorumdur belki kimbilir. Karşımda bugün böyle bir manzara vardı. Düşünce antrenmani yapmak isteyenler yada bir ressamın derdini anlatması için gerekli manzara. Ben ne bir ressam nede düşünce diyarının yorumlayıcısiyim. Bazen sığınaklarini arayan küçük bir kız çocuğundan farksız olduğumu düşünüyorum. Böyle bir manzara da bugün benim sığınağımdı. Yanımdaki herkes kalabalığın akışına kapılmış ken dinlemek istedim. Duymak istedim kendimi. Bugünkü dileğim buydu...

2 Nisan 2016 Cumartesi

Kaç dil, Kaç sayfa, Kaç kelime?

İlk kelime yorgunluğu... İlk tanışma, ilk cesaret ve ilk kırgınlık hatırası. Milyonlarca kez kalbimiz kırıldı. Fakat bir kez kırıldı o bir kez kırılma tüm kırılmalara bedeldi. Neydi o kırılma? Bir sevgi kaybı mı yoksa hayal düşkünlüğü mü... Belki de tüm yalnızlıklarımızı hatırlatan bir kırgınlık olduğu için tüm kırgınlıklarımıza denkti. Zaman ilerlerken oysa bize öğretmişti. Büyürken daha az kırılacaktık. Bir kitabın sonuna yaklaşırken daha da mutlu olacaktık. İnanmak istediğimiz bu değil miydi? Aslında cevapları beklerken ömrümüz sorularla geçiyor ve cevapları aldığımız her an soruların dünyasında yaşamın çekiciliğini kaybediyoruz. Tıpkı kendi hikayemizde büyürken kaybettiğimiz giriş, gelişme ve sonuçta; sonuca umutla yaklaşırken ardımıza bakma alışkanlığı edinmemiz gibi. Kızmamalıyız. Büyüklerimizin geçmişe özlem duymaları birer alışkanlıktan da fazlasıdır. Zamana uyum sağlamamaktan fazlasıdır. Zaman bu dünya var olduğundan beri aynı değil miydi? Bir an bile akmaktan vaz mı geçmişti? Hayır... İnsanoğlu değişimin ta kendisi olarak suçu zamana yüklemeyi kendisine adeta bir borç bildi. Şimdi düşünüyorum da günlük tutmak benim için bana ait olmayan bir alışkanlıktı. Ve ben büyüdüm. Büyüdükçe geçen süreçte günlük tutmak alışkanlıktan fazlası oldu benim için. Günlüğümü diğerlerinden farklı tutuyorum. Kelimelerin yaşamsallığına inanarak, yazıya gerek kalmadan. Günlük tutmak için kaleme ihtiyacım yok biliyorum. Fakat ellerim kalemden kopamıyor. Öğrenciliği öğrenen benim ellerimden kalem düşmüyor. Bu yüzden yazıyorum. Düşüncelerimin, duygularımın yığın oluşturmasını engellemek için. Acılarımı, kırgınlıklarımı biriktirmemek için... Ne tuhaftır elime aldığım kalem sevinçlerimi yazamıyor... Kalemin de ruhu var. Tıpkı bizler gibi... Bize dönüşen ruhlarının dili  ne zaman konuşmaya karar verirse o zaman konuşacaklar. Hatrımızdan çıkmayıncaya kadar...